Öykü, romana kıyasla oldukça az talep gören bir tür. Bu dünya edebiyatında da böyle, bizim edebiyatımızda da. Benim nazarımdaysa öykü bir yazarın ustalığını sınama arenası, az sözcükle çok şey anlatma, aktarabilme sanatı.
Kısa öykü ise, öykü başlığının altında değerlendirilebilecek ayrı bir tür ve görünen o ki, boynuz kulağı geçecek. Klasik anlamda tanımlanan öyküye göre giderek kısa öykünün 140 karakterle herşeyin anlatılabildiği bir zamanda artan bir ilgi çekeceği aşikar.
Edebiyatımızda kısa öykü türünü sevenler için yepyeni bir kitap çıktı. Kadir Aydemir’in “Sonsuz Unutuş” adlı kitabında 38 kısa öyküsü yer alıyor. Aydemir daha önce “Cunda Öyküleri”, “Ekşi Öyküler”, “Bozcaada Öyküleri”, “Olimpos Öyküleri” gibi kitapları hazırlamış, son zamanlarda da oldukça fazla ilgi gören “80’lerde Çocuk Olmak” ve “90’lar Kitabı”nı projelendirip yayımlamıştı.
“Sonsuz Unutuş”, kurulduğu 2000 yılından beri binlerce okura sesini duyuran, özellikle son yıllarda sosyal medyada ve ürettiği katılımcı kitaplarla adından sık sık söz ettiren Yitik Ülke’nin ( www.yitikulke.com ) ve Yitik Ülke Yayınları’nın yaratıcısı Kadir Aydemir’in “Aşksız Gölgeler” adlı kitabından sonra yayımlanan ikinci öykü kitabı… Rüyayla gerçeğin, uykuyla uyanışın, yalnızlıkla aşkın birbirine karıştığı büyülü, fantastik kısa öyküler… Şiirin gücüyle kaleme alınmış düşsel yolculuklar, kaçış ve karşılaşmalar… Edebiyatı özleyenler için bir bilet, sadece gidiş…
Bu kısa öykülerde bir şeyleri unutmanın yanında hatırlamak da sorgulanıyor. “Sonsuz Unutuş” aşk, ölüm, yalnızlık ve ayrılık üstüne yazılan öykülerden oluşuyor ve 5 Mayıs’tan beri tüm kitapçılarda okurunu bekliyor.
Sonsuz UnutUş’tan kısa bir de alıntı:
“Bir çiçek gibi hissediyorum kendimi. Kopmuş yeşil bir çiçek. Düştüğüm yerde kök salabilirim belki ama bir daha asla açmayacağım. Bunu biliyorum. Birazdan bavulumu sessizce toplayıp parmak uçlarımda yürüyerek odanın ağır kapısını çekeceğim. Ya da burada, bu sıcak yorgan altında onun zehriyle biraz daha kıvranabilirim. Her öpüşünde biraz daha akıttı o zehri içime. Her sözcüğüyle ben adeta o heykelle yer değiştirdim. O, kendisine sunulan özgürlüğü doyasıya yaşıyor her bedende, her gülüşte. Ben… neden toparlayamıyorum bilmiyorum… Çelişkiler… Korkular… Bir erkek ne kadar çaresiz duruma düşebiliyormuş meğer. Aşk bunu yapıyor.”
P.S: Bir de hatırlatma… Bizim kolektif kitabımız İmza: Kızın’ı da Yitik Ülke yayınlayacak… J
Sevgili Leylak Dalı mimlemiş beni. Bu mime cevap vermezsem olmaz. Bir de sevdim ben bu mimi. Yaratıcı demiş Leylak Dalı’m mimi için ama bence yaratıcıdan öte kişilikli bir mim olmuş.
Evet, mim gereği benim tuvalet-kitaplığıma gittim. Sonra döndüm, bir daha okudum ne yapmam gerektiğini. Soldan başlayacaktım saymaya da, hangi sol? Okunmuşlarda kitaplık raflarındakilerden mi, yoksa kitaplığın üstüne, rezervuar altına yer yokluğundan gelişigüzel görünse de olabildiğince düzgün şekilde konmaya çalışılmışlardan mı, yoksa okunmamışlardan mı sayacaktım. Raflarda saysam arka sıradakilere erişemezdim, sonunda rezervuarın altından saymaya karar verdim. 1 … 7… 23 … 31 … 35… ve 3… Nasıl acayip bir heyecan karışık histi o öyle, kitabı çekip de ne olduğuna bakarken… Evet, sevdim ben bu mimi.
Mim yönergesine göre yaşıma denk gelen sayfayı açtım ve işte ilk paragrafı sizin için buraya aldım.
Nihal artık sıkça odama geliyordu. Öyle ki, yoğunlaşmam güçleştiğinden - çeviriyi iyice boşlamıştım. Sen sevgili dostum, işyerinde kağıt bardaklarla çay üzerine çay içerken ya da bir ihale için bir devlet diaresinde koşturuken, biz Nihal ile hoş zamanlar geçiriyorduk. Senin de ona aşık olduğunu anlayana kadar bir suçluluk duymamıştım.
Benim mim kitabım Barış Bıçakçı’nın ilk okuduğum ve sonrasında bir yazar olarak kendisini çok sevmeme neden olan Bizim Büyük Çaresizliğimiz’di. Tüm Barış Bıçakçı kitapları gibi İletişim Yayınları tarafından basılmıştı. Basım yılı 2010, 167 sayfa. Ben kitapla ilgili olarak yaklaşık 1 yıl önce düşüncelerimi ayrıntılı yazmıştım.
Mimi şimdi başkasına paslama zamanı… Bu mimi seveceklerini düşünerek Bir Tek Aşk, KakaraKikiri, Ayşe’nin Kitap Kulübü’ne yolluyorum.
Şükrediyorum ki, sevgili Leylak Dalı belirteç olarak yaşı koymuş, aksi takdirde misal 158. Kitap deseydi ben rezervuarın diğer yanına geçip, iki kitaplık arasında bu yığından o kitabı nasıl alırdım?
Ufaktan, yavaştan, çaktırmadan… Anne – çocuk yazıları yazıyorum galiba. Bunu asıl size değil de kendime hissettirmemeye çalışıyor olabilirim. Malum, uyuzum ya bu tür yazılara… Belki de “bildiğiniz anne”yi bu bloga taşımalıyım. Ya da hiç böyle bir şey yapmamalı, yine böyle usulcacık aralara sıkıştırmalıyım. Evet, bu dahi iyi gelir bana…
Geçenlerde biri sordu bana, “Defi’yle hamur filan oynuyor musun?”
“Hamur’dan kasıt?” diye sordum.
“Oyun hamuru…” dedi, tereddütsüz.
“O kendisi oynuyor, oyun hamurlarıyla. Biz birlikte gerçek hamurlarla bir şeyler yapıyoruz. Kurabiye gibi, köfte gibi…”
“Çocukla mı? “
“Evet, çocukla… Birlikte ikimizin de yapmaktan keyif aldığı bir şeyler yapıyoruz. Ben zoraki oyun hamuru oynamamın onun için bir şey ifade etmeyeceğini düşünüyorum. Her halimden sıkıldığım belli oluyor.”
Benim annelik “motto”m annanem gibi olmak, annem gibi olmamak.
Nasıl derseniz, kendim ona dahil olmaktansa ben onu kendime dahil etmeye çalışıyorum.
Mesela bu hafta sonu kurabiye yaparken Defi eline defter kalem aldı, bilmediği yazıyla malzemeleri yazdı. Artık şekerin 100 gr konduğunu biliyor. Bir dahaki sefer 100 gr tereayağını, sonraki sefer 200 gr unu öğrenecek.
Sonra köfte yaptık birlikte. Önce ben ufaladım ekmekleri, ekmek kabını ona verdim, o ufalanmış ekmekleri biraz daha ovaladı. Ben soğan rendelerken, neden doğramadığımı sordu, çünkü rendeleyince doğrandığından daha fazla gözü yanıyordu. Yumurtayı Defi kırdı, yumurtanın akı bulaşınca eline yüzünün ifadesinden içinde bu kaygan sıvıyla temas etmekten ötürü tuhaf bir şeyler uyandığını anladım. Olsun, hayatta önemli bir adım attı ama. Yirmi küsur yaşına geldiğinde anlatırdı, ben yumurtayı ilk 3,5 yaşımda kırdım, diye.
Baktık kıymaya göre ekmek az olmuş, ilave ettik. Ardından göz kararı tuz, karabiber, kimyon… Sonra iyice yoğurdum köfteyi ki, malzemeler iyice birbirinin içine işlesin. Köfteleri yaptık, fırına verdik, bulaşıları yıkadık, ortalığı derledik, topladık. Köfteler bu sefer her zamankinden ayrı bir lezzetli mi olmuştu ne?
Derseniz ki, çocuk için ne anlama geliyor bu… Bilmiyorum. Aklıma dün hep oğlanın resim atölyesi öğretmeninin söyledikleri geldi. Garip kadındı, adı Şükriye. Geçen yılki okuldaydı. İlk tanışma günü sınıfa girdiğinde dış görünüşünden insanda ‘Acaba konuşabilecek mi?’ sorusu uyandıracak kadar bir ‘loser’ imaj çiziyordu. Hani yeni gençlik belki bunu hafif bulur, double loser bile der, arkasından baş parmaklarını birleştirip işaret parmaklarını aşağı çevirirlerdi. Beş dakika filan kalmıştı içeride ama çıktığında kadına on küsur veli, hepimiz hayrandık. Sonra birebir veli-öğretmen görüşmesinde “Atölye çalışması bir disiplin gerektirir ve bunu iyi alabilen çocuk belki iyi resim çizemez ama öğrendikleri hayatında bir şekilde işe yarar…” diyerek kendisine hayranlığımı bir kere daha katlamıştı.
Sözün özü… Annanemin mutfağı bir atölyeydi benim için, o da ustamdı. Yaptıklarım ne kadar oluyor, onunkiler kadar alkış hak eder mi bilemem ama… Videoyu seyrettiğimde annanemin re-enkarne haliymişim gibime geldi. “Yamuk olmuş, ama düzgün koymalısın,” filan… Güldüm… Öyle yani…
Video için tık tık…
Norveç’le ilgili elimde son kalanları da buraya koymalıyım. Bir laf vardır, “Yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüklerini anlat,” diye… Ben gezip gördüklerimi anlattığıma göre biraz da yediklerimi fotoğrafla anlatmalıyım (amuse bouche’u yemek içmek dışı, sanatsal bir deneyim olarak kabul ediyorum).
Sıradışı sofra, tabak, çatal, bıçak vs düzeni .
Yakın zamanda benim de yaptığım domatesli, soğanlı ekmeğin aslı, yanında sarımsaklı ve kimyonlu sos ile..
En sevdiğim türden bir sunum… Deniz tarağı tabağı.
Portakal sos eşliğinde, portakallı dondurma.
Servis yapan garsonun farklı kravat iğnesi. Kaşığı kıvırarak kendisi yapmış, fotoğrafını çekmek isteyince söyledi.
Bu da akşam yemek sonrası otele dönüş yolunda liman manzarası…
Norveç dosyasını kapatabilirim artık. Önümüzdeki ay Dublin var. Hadi bakalım, oradan nelerle geleceğim acaba?
Kitapların kendi iradelerini seviyorum. Bu nasıl bir şey diyeceksiniz, açıklayayım. Bence kitapların iradeleri ve bir ruhları var. Ruhları olduğu konusunda benimle fikirbirliğinde olanlarınız mutlaka vardır ama irade belki tartışılabilir. Ya da çerçeveyi darlaştırayım. Benim okuduğum kitaplar için bence böyle bir durum söz konusu olabilir.
Biraz karıştı galiba….
Şöyle ki, arada sırada burada okunmayı bekleyen yüzlerce kitaptan bahsediyorum. Bunlar sadece ismen yoklar, cismen de varlar. Bir şekilde satın alıyorum onları. Onları hiç düşünmeden alabildiğim için bunca yıl çalışıp çabalamama değidiğini düşünüyorum. Tabii ki de aldığım hızla okuyamadığım için bir kenarda birikiyorlar. Bazen bazılarını hatırlayıp oldukları yerden çıkarıyor, sevip okşuyor ama sonra yine yerine koyuyorum, bazen de koymuyorum. Kitabın alındığı yere geri konulmamasına da bence işte kitabın iradesi sebep oluyor.
Babamın Kitabı’nı neredeyse unutmuştum, bayağı bir arkalara sıkışmıştı. Tirza bitmişti, Solar’ı okuyacaktım. Başucumdaki kitap yığınından Solar’ı ayırdım, diğer beş kitabı aldım, tuvaletten bozma kitaplığıma girdim, ütü masası üstüme düşecek gibi oldu, sol omzumla onu duvara yasladım, yer kovasını sağ ayağımın ucuyla öteledim ve elimdeki kitaplara okunmamışlar kitaplığında koyacak yer aramaya başladım. Birer birer onları bir yerlere sıkıştırırken alttan ikinci rafta arka sıradaki kitapların kaykıldığını gördüm, onları düzeltirsem oraya da iki kitap sığdırabileceğimi düşündüm. O rafa daha iyi ulaşabilmek için kapının ardına geçmem gerekiyordu, vücudumu biraz daha yer kovasının üstüne doğru çektim, elimdeki kitapları bacaklarımın arasına sıkıştırdım ve kapının arkasına geçmeyi başardım. Kitaplıkla kapı arasında bir tabure üstünde duran ilaç poşetini ve lazım olur diye mağaza poşetlerini katlayarak, kısmen nizami şekilde koyduğumuz torbayı kapının arkasında vücudumun kapladığı boşluktan arta kalan yere indirdim ve o rafa ulaştım. Elimle sıra başına doğru meyletmiş kitapları geri ittirdim ve son kalan iki kitabı da tam koyacakken sırabaşının hemen ardında durmakta olan Babamın Kitabı’nı gördüm, aldım sol koltuk altıma sıkıştırdım. Defi kapının önündeydi, , kapıyı açıp içeri girememişti, kapının aralığından kafasını uzatmış “Anne!…orada n’apıyosun? Ben de gelebilir miyim?” diye soruyordu. “Çıkıyorum, sen çekil,” dedim ve bir klostrofobiği üçüncü saniyede öldürebilecek tuvalet kitaplıktan dışarı çıktım. Solar biraz daha bekleyecekti, Babamın Kitabı’nı okuyacaktım.
Babamın Kitabı “Benim babam komünisti.” cümlesi ile başlıyor. Anlatıcı, sözde komünist, ama gerçekten tam bir anti-faşist baba Karl’ın adını bilmediğimiz oğlu. Bir ara adı geçtiyse de ben unuttum çünkü Karl oğluna hiç adıyla hitap etmiyor. Tavşancık, farecik, ayıcık gibi isimler takıyor. Karl’la benim benzerliklerimden biri bu. Mesela ben de çocuklarıma sırıtkan fare, tonton balık kuşu gibi isimler takarım. Şimdi yazarken fark ettim Bizim Bey ise bize daha çok bitki kökenli isimler takıyor.
Karl’ın soyu evlerinin kapısında her biri içeride yaşayanlara ait olan tabutların durduğu İsviçre dağlarında bir köyden geliyor. Karl çocukken on iki yaşına gelip de erişkinliğe adım atışı kutlanacağı gün ailesi ile oturdukları şehirden çıkıyor, patikalardan yağmur ve dolu altında yürüyerek, büyük kireçtaşı anıtlarını geçip köye ulaşıyor. Kilisede törenin ardından aile büyükleri tarafından kenidisine beyaz sayfaları boş bir defter veriliyor ve o günden itibaren ölene dek her gün yaşamına dair yazması söyleniyor. Ne var ki, Karl öldükten sonra Karl’a göre normale yakın ama gayet anormal olan karısı Clara, Karl’ın ardında kalan döküntüleri çöp kamyonuna verirken boş birkaç sayfası kalmış bu defteri de veriyor ve babasının ölümünden sonra defteri okumaya hak kazanan oğlu bu şanstan mahrum kalıyor. Bunun üzerine oğlu kendi anılarına dayanarak babasının hayatını yazmaya karar veriyor.
Anlatılanlardan Karl’ın bir bibliyofil , kendisi için bazı yazarların vazgeçilmez olduğunu hatta Villon, Diderot ve Stendhal’e saplantı derecesinde bir sevgi beslediğini öğreniyoruz. Karl hafiften çatlak, eğlenceli, etrafında bir sürü sanatçıyla yaşayan bir adam. Sigarası neredeyse uyurken bile ağzının ucundan eksik olmuyor. Bir dönem kendilerine Grup 33 adını veren antifaşist ressamların sekreterliğini yapıyor, onların sergilerini düzenliyor. Etrafında kimsenin olmadığı zamanlarda ise daktilosunun başında işaret parmağıyle tuşlara tek tek vurarak sevdiği yazarların eserlerini Almanca’ya çeviriyor, bazen gün boyu bir cümleye takılıyor, takıldığı cümleyi istediği gibi kağıda geçirdiğinde ise hadsiz sevinebiliyor. Buna karşılık kitapların yanısıra biriktirdiği plaklarını vergi borcunu ödeyebilmek için sattığında ise neredeyse depresyona giriyor.
Kendimle ortak noktalar bulduğum için olsa gerek Karl’a karşı ciddi bir sempati hissettim.
Kitapta arka planda , kabaca 1900-1955 arasında, özellikle de II. Dünya Savaşı sırasında görece korunaklı bir ülke olan İsviçre’de sanatçıların yoğunlukta olduğu bir çevrede günlük sosyokültürel yaşam çok derin ayrıntılara girilmemekle birlikte oldukça eğlenceli bir üslupla nlatılmış.
Kitap topu topu 159 sayfa ama gerçekten çok doyurucu. Çevirisi neredeyse mükemmel, hemen iç teklemiyor (Zehra Aksu Yılmazer’e buradan sevgi ve saygı…) Kapak her zaman olduğu gibi güzel ve bir Krischner resminin orada olması çok manidar.
İsviçre edebiyatının önemli yazarlarından biri olan Urs Widmer’in “Annemin Aşığı” adlı bir kitabı da varmış ve bu kitapta da yine aynı çocuğun gözünden, bu sefer Clara anlatılıyormuş. Bu kitap Türkçe’de yok ve ben olsun istiyorum çünkü eminim ki Clara’yı da okumak, Karl’ı okumak kadar eğlenceli ve güzel olacak. Öyle yani…
Geçen ayki Norveç seyahatine dair yazmam gereken iki yazı kaldı. Üstümde yük gibi duruyorlar. Bu sorumluluk da kime, neye karşı bilemiyorum. Genelde dağınık bir insan olduğum için işime gelmeyen konularda sorumsuz da sayılabilirim (bence böyle bir şey katiyetle yok, bazen bazı kişiler – annem, Bizim Bey- böyle varsayımlarda bulunuyorlar). Bir de bir hırs geldi bana, bildiğiniz gibi değil. Son günlerde blogun hit sayısı istikrarlı şekilde artıkça acayip geriliyorum, düşecek diye. Hani bu endişeyi öğrencilikte notlarım, iş hayatımda performansım için yaşasaydım, kesin iyi bir şeyler olurdu. Olan da fena değil ama , öff neyse ne ya…
Blogun hitini arttıran en önemli etkeni açıklıyorum. Yakında Google’da “Patlıcan Kebabı Kraliçesi” olacağım. Şu anda prenses konumundayım. Şöyle ki, ‘patlıcan kebabı’ diye googleladığınızda uzmantv’den sonra 2. sırada ben çıkıyorum efenim. Tabi, başarı başarıdır ve nereden geleceği belli olmaz ama tam bir ‘rüyamda görsem’ inanmazdım, durumu. Aslında inanmayacak bir durum yok. Babam Diyarbakırlı, kocam Urfalı. Ben anlatmıycam da kim anlatacak patlıcan kebabını? bloglarında onca kişi patlıcan kebabı anlatmış, hepsine fark atmış geçmişim… Yani, siz anlayın anlatım gücüm ne kuvvetli. Patlıcan kebabını bile öyle bir anlatmışım ki..
Laf yine uzadı, manasız bir alanda bir ego patlaması yaşamaya başladım. Aslında ben size bugün ekmek tarifi verecektim.
Norveç’te yedikten sonra bunu ben de yaparım diyerek, gelip hemen denediğim domatesli soğanlı ekmeğin hamuru için malzemeler:
-350 cc su,
- 50 cc zeytinyağı,
- 400 gr un,
- 1 tatlı kaşığı tuz,
- ½ tatlı kaşığı toz şeker,
- 2 tatlı kaşığı kuru maya
Hamur yoğurup en az iki saat mayalanması için bekledikten sonra 2 çorba kaşığı zeytinyağı ile yağladığınız yapışmaz yüzeyli fırın kabına alınır, kenarlara doğru elle yayılarak kap içinde her yerde eşit yükseklikte olması sağlanır.
Piyazlık doğranmış 1 baş soğan ve yarım ay şeklinde doğranmış 1 adet domates karışık şekilde hamurun üstüne yayılır. ( Buraya fotoğrafı koyunca hatırladım, üstüne bir de göz kararı kekik serpmiştim.)
210 derecede, 40 dakika kadar pişirilir.
Piştikten sonra üstüne yumuşaması için su serpilip kapatılır ve beklenir.
Aslında domates ve soğanları hamuru 15-20 dk kadar pişirdikten sonra koymak daha iyi olurmuş, çünkü soğanlar çabuk pişiyor ve domatesler kuruyor. Böyle de gayet lezzetli ve farklıydı ama bence soğanlar daha diri ve domatesler daha sulu kalsaydı, daha lezzetli olabilirdi.
AFİYET OLSUN…
Kaç kişiye nasip olur bilemem ama tesadüfler sonucunda dolaylı da olsa çocuklarımı her birini anlatan iki ayrı kitap edindim. Soldaki kitap oğlum, sağdaki kızım için. Bundan sonra bunları kılavuz kitap olarak yanımdan yöremden ayırmayacağım.
Tabii bunların birer de hikayesi var, olmaz mı?
Takip edenler biliyor, yakın zamanda bir yazı yazdım, başlığı “Hadi!…” idi. Sevgili okuyuculardan birinin (Serpil) yorumu ile bu kitabın varlığından haberdar oldum ve hemen edindim.
“Unutkan Erkekler ve ‘Hadi’leyen Anneler” de bir erkek çocuğunun doğumundan büyüyüp eş oluşuna, hatta yaşlanmasına kadar olan bir süreç psikolog Fatma Torun Reid tarafından farklı bir üslupla ele alınıyor. Her bölümde konu ile ilgili fazla uzun olmayan psikolog görüşü verildikten sonra kutucuklar içinde konuya yönelik olarak madde madde gayet akılcı öneriler sunuluyor. Mesela ben aslında hadi’leyen olarak sorunun yarısından çoğunun benden kaynaklandığını, haid’lememin çözümleyici olmadığını işi daha çok kısır döngüye soktuğunu öğrendim.
İkinci kitap ise kızımı anlatıyor (bayağı indirekt ama olsun, yol değil sonuç önemli) çünkü prensiplerime aykırı diye yazmamıştım ama artık oğlumun kitabı da olduğuna göre yazabilirim. Benim 3,5 yaşındaki kızım bundan 1,5 – 2 ay kadar önce “yıkanmak istemediğini” net bir şekilde açıkladı. Önce ciddiye almadık, “bacak kadar çocuk karar mı alırmış,” “biz isteyince zorla da olsa banyo yapar,” dedik ve gördük ki ne yaparsak yapalım, onu yıkayamayacağız. Zor da kullansak, tatlı dille ikna etmeye de çalışsak, kısmen verebileceğimiz tavizleri de versek başaramayacağımızı gördük. İşte o an tutuştuk. Bir taraftan bir çocuk psikiyatristi ile görüştüm, bir taraftan da internette konuyu araştırmaya başladım ve gördüm ki konu ile ilgili bu kitap dışında çok fazla yazılı çizili bir şey yok. Önce jeton düşmedi, Ünsal Oskay benim hatırladığım iletişimci değil miydi, muhtemelen psikolojik bir dayanağı olan böyle bir soruna yönelik kitap mı yazmıştı? Soruları kafamda uçuşurken anladım ki, elbette Ünsal Oskay (kısaca) ‘Kitle İletişimi ve Kültür’ üzerine yazmıştı.
Kitabın arka kapağında şöyle yazıyor:
Kaiser geziye çıkmadan önce, “Bütün kuşbeyinli uyruklarını yıkanmış paklanmış olarak” görsün diye nazırları, gözcüleri, teşrifatçıları Almanya’nın dört bir yanına haber saldığında, Kaiser’in buyruklarına göre düzenlenmiş uydurma bir hayatı yaşamaktansa kendi oyunlarını sürdürmek isteyen çocuklar direnir, yıkanmak istemezlermiş.
Günümüzde hayatın “nesnesi” değil öznesi olabilmemiz için “yıkanmak istemeyen çocuklar”a ihtiyacımız var.
Ünsal Oskay, içimizdeki o çocuğu açığa çıkarmamızda bize ışık tutuyor.
“E, aradan 2 aya yakın zaman geçti, Defi hala yıkanmadı mı?” diye sorarsanız, cevap vereyim ve merakınızı gidereyim. Yıkanıyor ama tüm yıkanma sürecinin kontrolü onda. “Tüh, ipleri kaptırmışsın,” derseniz de cevabım hazır, “Ben o sürecin içine dahil olduktan sonra sorun yok.”Bir de “hadi”lemeyi azaltabilirsem daha iyi olacak. Öyle yani….
P.S. İki kitabı da elbette daha sonra uzun uzadıya anlatacağım. Merak eden varsa diye…



