UYGUNSUZ ÖYKÜLER

SAKİBugünden itibaren yeni bir tefrikaya başlıyorum.

Elimden geldiğince, arayı çok açmadan Saki öykülerini çevirip blogdan paylaşacağım.

Saki kimdir? diye soranlar lütfen bir tık.

Ben Saki’yle Dublin’de bir kitapçıda vakit öldürüken, tesadüfen karşılaştım. Yani bir Saki öykü derlemesiyle. Öncesinde yazarı hakkında tek kelime bilmiyordum ve beni çeken tek şey kitabın adı oldu: THE IMPROPER STORIES. Ne bekliyordum hatırlamıyorum ama bulduğum beni çok etkiledi. Tam benim kafadandı bu adam.

Daha fazla bir şey anlatmayacağım, okudukça neden sevdiğimi anlayacağınızı umuyorum.

Bugün kitabın ilk öyküsüyle başlıyoruz. Türkçe çevirisi muhakkak bir yerlerde vardır ama biraz da kendimi tatmin amacıyla burada benim kelimelerimle okumanızı istedim. Dört dörtlük olmasa da fena da olmadı galiba.

Lafı uzatmayayım ve sizi şöyle alayım. İyi okumalar…

HİKAYE ANLATICISI

Sıcak bir akşamüstüydü ve trenin vagonu havaya uygun şekilde boğucuydu. Sonraki istasyon bir  saat ötedeki  Templecombe’daydı.Vagondakiler bir küçük kız, ondan daha küçük bir kız ve küçük bir oğlandı. Çocukların başındaki Teyze köşede oturuyordu ve karşı taraftaki diğer köşede onlara yabancı bir Beyefendi yer alıyorsa da küçük kızlar ve oğlan kompartımanı kesinlikle doldurmaktaydılar. Teyze de, çocuklar da yılmak bilmeyen bir karasinek üzerinde dikkatlerini toplamışlar, sınırlı ve ısrarlı şekilde konuşuyorlardı. Teyze’nin yorumlarının çoğu “Yapma,”, çocukların hemen hemen tüm yorumları “Neden?” ile başlıyordu. Beyefendi sesli hiçbir şey söylemedi. Küçük oğlan koltuk döşemelerinin üzerine her vuruşta bir toz bulutunun havalanmasına sepeb olurken Teyze, “Yapma Cyril, yapma,” diye bağırdı.  

“Gelin ve camdan dışarı bakın,” diye ekledi.

Çocuklar isteksizce pencereye yaklaştılar. “Koyunları neden alanın dışına götürüyor?” diye küçük oğlan sordu.

Teyze, bitkin bir sesle “Sanırım daha fazla çimenin olduğu alana götürülüyorlar,” dedi.

Küçük oğlan, “Ama orada da çok çimen var,” diyerek itiraz etti. “Orada bir şey yok ama çimen var. Teyze, orada bir sürü çimen var.”

Teyze, anlamsızca “Belki de diğer taraftaki çimen daha iyidir,” diye öne sürdü.

Kaçınılmaz, “Neden daha iyi?” sorusu hemen geldi.

Teyze, “Şuradaki inklere bakın!” diye bağırdı. Yol boyu hemen her yerde inekler ve öküzler olmasına karşın sanki nadir görülen bir şeymiş gibi dikkatlerini çekmeye çalışıyordu.

Cyril, “Diğer tarafta çimenler neden daha iyi?” diye ısrar etti.

Beyefendinin yüzündeki hoşnutsuzluk kaşlarının çatılmasıyla derinleşti. Teyze aklından sert, sempatik olmayan bir adam diye geçirdi. Diğer taraftaki çimenler konusunda tam anlamıyla  herhangi bir tatmin edici karara varamamıştı.

Kızların küçük olanı “Mandalay Yolu’nda”yı ezberden söylemeye başlayarak dikkati başka yöne çekti.  Sadece ilk birkaç mısrayı biliyorsa da bildiği kadarını olabildiğince kullandı. Çatlak ve yüksek bir sesle aynı mısrayı tekrar tekrar söylemesi Beyefendiye birisinin bu kızla aynı mısrayı yüksek sesle, hiç durmadan, iki yüz kere söyleyemeyeceği üzerine bahse girmiş gibi geldi. Bahse giren her kimse muhtemelen kaybedecekti. 

Beyefendinin kendisine iki kez bakınca ve bir seferliğine iletişim kurmak için Teyze, “Buraya gelin ve hikayeyi anlatayım,” dedi.

Çocuklar ilgisizce vagonda Teyze’nin olduğu tarafa doğru hareket ettiler. Bir hikaye anlatıcısı olarak nazarlarında itibarının çok da yüksek olmadığı aşikârdı.

Dinleyicilerinin birçok kez yüksek sesle sordukları huysuzca sorularla bölünen düşük ve usul bir sesle iyi olması sebebiyle birçok kişiyle arkadaşlık kuran ve sonunda onun bu güzel kişiliğine imrenen bir takım kurtarıcıların çılgın bir boğadan kurtardığı iyi bir kız hakkında acınacak kadar ilgi çekmekten ve cüretten yoksun bir hikaye anlatmaya başladı.

“İyi olmasaymış kurtarmayacaklarmıymış?” diye sordu, kızların büyük olanı. Bu, Beyefendinin de tam olarak sormak istediği soruydu.

Teyze, “Evet, aslında…” diye toparlamaya çalıştı, “ sanırım onu o kadar sevmeselermiş yardım etmek için o kadar hızlı koşmayabilirlermiş.”

Kızların büyüğü, büyük bir inançla “Hayatımda duyduğum en salak hikaye bu,” dedi.

“Baş kımsından sonra ben dinlemedim, çok salakçaydı,” dedi Cyril.

Küçük kız hikaye hakkında pek bir yorum yapmadıysa da sevdiği mısrayı tekrarlamaya artık devam etmedi.

Aniden Beyefendi oturduğu köşesinden, “Başarılı bir hikaye anlatıcısına benzemiyorsunuz,” dedi.

Onun bu beklenmedik atağı karşısında Teyze tüyleri dikan diken olarak savunmaya geçti.

“Çocuklara hem anlayacakları hem de memnun kalacakları bir hikaye anlatmak çok zor,” dedi sert bir şekilde.  

Beyefendi, “Sizinle aynı fikirde değilim,” dedi.

“Belki onlara bir hikaye anlatmak istersiniz,” diye cevabı yapıştırdı Teyze.

Kızların büyüğü “Bize bir hikaye anlatın,” diye istedi.

“Bir zamanlar,” diye başladı Beyefendi, “olağandışı iyi olan, Bertha adında bir kız varmış.”

Kimin anlattığı önemli olmaksızın, tüm hikayeler kaçınılmaz şekilde birbirlerine benzediği için çocukların bir anlık ilgisi başlangıçta uyanır

“Ne söylenirse yaparmış, her zaman doğruyu söylermiş, giysilerini temiz tutarmış, reçelli tartlardaki sütlü pudingleri yermiş, derslerine mükemmel çalışırmış ve davranışları nazikmiş.”

Kızların büyüğü “Güzelmiymiş?” diye sordu.

“Sizler kadar değil,” dedi Beyefendi, “ama korkunç iyiymiş.”

Hikayenin lehine bir reaksiyon dalgası oluştu. İyilikle birlikte korkunç kelimesinin kullanılması takdir edilecek bir yenilikti. Teyze’nin hikayelerindeki çocuk yaşantısında olmayan bir gerçekliğin takdimi gibiydi.

“Kız çok iyiymiş,” diye devam etti Beyefendi, “iyiliği yüzünden her zaman kıyafetleri üzerine takarak taşıdığı birçok madalya kazanmış. Bir madalya söz dinlediği, bir madalya dakikliği, bir üçüncüsü iyi davranışları içinmiş.Bunlar büyük, metal madalyalarmış ve yürüdükçe birbirlerine çarparak ses çıkarırlarmış. Kızın yaşadığı şehirde başka hiçbir çocuğun üç tane madalyası yokmuş ve onun ekstra iyi bir çocuk olduğunu herkes bilirmiş.”

“Korkunç iyi,” diye tekrarladı, Cyril.

“Herkes onun ne kadar iyi olduğu hakkında konuşurmuş ve bir gün ülkenin prensi onun hakkında işittiklerinin ardından bu kadar iyiyse şehrin dışındaki parkında yürümesine bir hafta izin verilebileceğini söylemiş. Bu çok güzel bir parkmış ve hiçbir çocuğun girmesine izin verilmezmiş. Bu yüzden Bertha için buraya girmesine izin verilmesi büyük bir onurmuş.”

“Parkta hiç koyun var mıymış?” diye merak etti Cyril.

“Hayır,” dedi Beyefendi, “Hiç koyun yokmuş.”

Cevaba karşılık “Neden hiç koyun yokmuş?” diye kaçınılmaz bir soru geldi.

Teyze pis pis sırıtma sayılabilecek şekilde gülümsedi.

“Parkta hiç koyun yokmuş,” dedi Beyefendi, “çünkü bir zamanlar prensin annesi oğlunun bir koyun tarafından öldürüleceğine ya da üstüne bir saat düşeceğine dair bir rüya görmüşmüş. Bu nedenle prens hiçbir zaman ne parkında koyun, ne de sarayında saat bulundurmazmış.”

Teyze, kıskançlığını güçlükle bastırdı.

Cyril, “Prensi bir koyun ya da bir saat mi öldürmüş?” diye sordu.

“Hâlâ yaşadığı için rüyanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini söyleyemeyiz,” dedi Beyefendi kayıtsızca. “Herneyse, parkta koyun yokmuş ama her yerde dolaşan domuzlar varmış.”

“Ne renklermiş?”

“Yüzü beyaz olan siyahlar, siyah benekli beyazlar, her tarafı siyah olanlar, beyaz yamalı griler ve tamamı beyaz olan bazıları.”

Parkın ganimetlerini çocukların hayallerinde sindirip tam fikir edinmelerini sağlamak için hikaye anlatıcı duraksadı:

“Gözlerinde yaşlarla halalarına Prens’e ait hiçbir çiçek türünü kopartmayacağına dair söz vermişti ve sözünü tutacaktı. Bertha parkta hiç çiçek olmadığını fark edince ayrıca üzüldü çünkü toplayacak hiç çiçek olmadığını görmek kendisini aptal hissetmesine sebep olmuştu. “

“Neden hiç çiçek yokmuş?”

Beyefendi  hemen “Çünkü domuzlar hepsini yemiş,” dedi.  “Bahçıvanlar domuzların ve çiçeklerin birlikte olamayacağını söylemişler, bunun üzerine o da domuzlarının olmasına ve çiçeklerinin olmamasına karar vermiş.”

Prensin kararının doğruluğuna dair bir uğultu oldu. Birçok kişi aksi yönde karar verirdi.
“Parkta başka birçok güzel şeyler varmış.İçinde altın, mavi ve yeşil renkli balıklar olan göletler, bir anda çok zekice şeyler söyleyen papağanlar ve günün en popular nâmelerini şakıyan kuşlarıyla ağaçlar. Bertha yukarıya ve aşağıya doğru yürümüş, kendi kendine bayağı eğlenmiş ve şöyle düşünmüş: ‘Eğer bu kadar olağandışı iyi olmasaydım bu güzel parka gelmeme ve tüm burada görülenlerden zevk almama izin verilmezdi.’ Yürüdükçe üç madalyası birbirine çarpmış ve ne kadar iyi olduğunu hatırlamasına yardımcı olmuş. Bunu hemen takiben akşam yemeği için yağlı bir domuz yakalayıp yakalamayacağını görmek için parkı kolaçan ederek kocaman bir kurt gelmiş.

“Ne renkmiş?” diye bölerek, ani bir merakla sordu çocuklar.

 “Her tarafı çamur rengiymiş, dili siyahmış ve dile getirelemeyen dehşet saçan gri gözleri varmış. Parkta ilk gördüğü şey, Bertha’ymış. Önlüğü öyle gözalıcı beyazlıktaymış ve temizmiş ki, ta uzaktan görülüyormuş. Bertha kurdun kendisine doğru geldiğini görmüş ve parka hiç izin verilmemiş olmasını dilemiş. Koşabildiği kadar hızlı koşmuş, kurt ardından büyük sıçrama ve zıplamalarla gelmiş. Mersin ağaçlarından fundalığa ulaşmayı başarmış ve en yoğun çalılıklardan birinin içine saklanmış. Kurt ağzından sarkan siyah diliyle ve öfkeden kudurmuş gri gözleriyle dalları koklayarak yaklaşmış: Bertha son derece korkmuş ve kendi kendine: ‘Eğer bötyle olağandışı iyi olmasaydım, şu anda şehirde güvende olurdum,’ diye düşünmüş. Mersin ağaçlarının kokusu öyle kuvvetliymiş ki, kurt Bertha’nın saklandığı yeri koklayamamış. Çalılıklar öyle sıkmış ki, kurt onların içinde Bertha’yı yakalamadan uzun süredir avlanmış olabilirmiş, hatta çıkıp bunun yerine küçük bir domuz avlamanın daha iyi bir şey olacağını düşünmüş. Kurt etrafında dolaşıp çok yakınını koklarken Bertha şiddetle titriyormuş ve titredikçe söz dinleme madalyası, iyi iletişim ve dakiklik madalyasına çarpıp şıngırdıyormuş. Tam gitmekte olan kurt madalyaların şıngırtısını duyunca dinlemek için durmuş. Çok yakınındaki bir çalılıkta tekrar sıngırdamışlar. Çalılığa dalmış, gri gözleri vahşet ve zaferle parıldamış, Bertha’yı dışarı sürüklemiş ve son lokmasına kadar yemi, yutmuş. Geriye sadece kızın ayakkabıları, elbiselerinden parçalar ve üç iyilik madalyası kalmış.”

“Hiç domuz ölmüş mü?”

“Hayır, hepsi kaçmış.”

“Hikaye kötü başlamıştı,” dedi kızların küçük olanı, “ama sonu güzeldi.”

“Şimdiye kadar duyduğum hikayelerin en iyisiydi,” dedi kızların büyük olanı, kesin bir kararlılıkla.

“Dinlediğim en güzel tek hikayeydi,” dedi Cyril.

Teyze’den karşıt bir görüş geldi.

“Küçük çocuklara anlatılabilecek en uygunsuz hikaye!  Yılların özenli eğitiminin etkilerini zedelediniz.”

Beyefendi Vagondan ayrılmak üzere eşyalarını hazırlarken “Ne olursa olsun,” dedi, “Sizin yapabildiğinizden fazlasını yaptım ve onları on dakika sessiz tutmayı başardım.”

Templecombe istasyonunda yürürken kendi kendine “Talihsiz kadın,” dedi, “bundan sonra altı ay kadar çocuklar toplum içinde ondan uygunsuz bir hikaye isteyecekler!”