ANTAKYA

Bu benim Antakya’ya üçüncü gidişimdi. Üçü de iş için, üçü de Cuma günüydü.

İlkinde yer belliydi. Hayatımda görüp görebileceğim en kitsch otele “Otoman Palace”da düzenlenen Tremor Sempozyumu’na bir gün katıldım. Bu otele dair çok şey yazılabilir ama satırları harcamaya değmez.

İkinci gidişimin dönüşü tam bir maceraydı. Tam toplantı öncesinde gelen telefonla darmadağın olmuştum, çünkü Defidek düşüp kaşını açmıştı. Ertesi gün öğlen uçağı ile dönmeyi planlamışken sabah 5’teki uçakla alelacele dönmüş, yine Antakya’yı görememiştim.

Bu sefer farklıydı. Her şey önceden planlıydı ve bir aksilik olmadı. Eğer bu gidişimde de bir badire atlatsaydım, söylencelerin çok ve güçlü olduğu o topraklarla ilgili farklı düşünmeye başlayacaktım. Mesela geçmişte o topraklarda yaşadığıma ve bir sebepten lanetlenmiş olmamdan ötürü içinden geçen nehrin ters aktığı o topraklara girmemem gerektiğine dair derhal bir hikaye uydurabilirdim.

Programımıza göre gideceğimiz ilk yer Antakya Arkeoloji Müzesi idi. Eyooo….! Burada “Müzekart”ımı kullandım. Uzunca bir süre Tethys Okeanus mozayiğini, işçiliğin mükemmelliğini, Okeanus’un yüzündeki azametle karışık merhamet ifadesini seyrettik.

Sonra bahçeye çıktık İki Atlet ve İdman mozayiğine bir sağdan bir soldan baktık. Nereden bakarsak bakalım atlet bize bakıyor, biz yer değiştirdikçe sanki o da kafasını çeviriyordu.

Müzeden sonra karnımız acıktığı için yemek yemek üzere Harbiye’ye gittik. Orada ne yediğimizi, ne içtiğimizi anlatamayacağım. Çok ayıp. Sadece şu kadar söyleyeyim, yemek yemeyi seven insanın hayatında muhakkak bir kere gitmesi gereken bir yer. Yemekte birer kadeh ev yapımı kırmızı şarap içtik. Nefis bir şaraptı. İçimi kolay, o ağır yemeklerle uyumlu bir şaraptı ve muhtemelen alkol oranı yüksek olduğu için biz antrenmanlıları bile bir kadehle hafif çarptı. Künefeler geldiğinde bir çatal bile yiyecek yerimizin kalmamış olmasından ötürü hepimizin hali acıklıydı. Güzel birer bardak demli çaydan sonra yeniden yola koyulduk.

Artık yolumuz Samandağ’a, Titus Tüneli’ne doğruydu. Açıkcası ben böyle keyifli, benim için böyle zorlu bir yürüyüş olacağını beklemiyordum. İç limanı su basmasından korumak için imparator Vespianus tarafından yapımına başlanıp Titus zamanında bitirilen bu tünel, yapıldığı zaman düşünüldüğünde tam bir insanlık şaheseri sayılabilecek bir yapı.Tünelin sonuna kadar gittik. Tünelin ortasına kadar ışık yeterliydi ama sonrasında el yordamıyla kaygan taşlar üzerinde duvara tutunarak ilerlerken elimizin altında keski izlerini tek tek hissetmek, bir çeşit zamanda yolculuk gibiydi.

   Tünel girişindeki, hiçbir harç malzemesi kullanılmadan yapılan Roma Köprüsü. Sanki havada duruyor, aradan bir taş alınsa diğerleri aynı şekilde durmaya devam edecekmiş gibi görünüyordu.

 

 

Tünelin girişi

 

 

 

 

 

 

    Tünelin içinden bakıldığında girişin görünüşü

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tünelin tavanı

 

 

 

 

 

 

Tünelin çıkışı

 

 

 

Aşağıya doğru geri inerken yolun kıyısına gizlenmiş, adeta kendi aralarında eğleniyorlarmış gibi duran üç turunç ağacından dört tane olmamış meyve kopardım. Birkaç gün, günün anısına yanımda taşımak için.

Son ziyaret yerimiz Beşikli Mağara idi. Bir cebime turunçları koymuştum, diğer cebime de burada yerde bulduğumuz yüzyıllar ötesinden bir testinin ya da bir çömleğin parçası olduğunu düşündüğüm iki kırmızı taşı (?)koydum.

Başladığımız yere döndüğümüzde terlemiştim, ceplerimde ilgisiz şeyler vardı ve ellerim pisti. Çocukluğumdaki gibi….