PARİS’TEKİ EŞ / Paula McLAIN

Bu kitabı raftan alıp kasaya giderken ciddi tereddüt içindeydim. Kapak olarak, içerik olarak ilgimi çekmişti ama oldukça şık ön kapakta “New York Times Bestseller” ibaresine takılmıştım. Kendi kendime aklıma geldikçe telkin ettiğim bir şey var, ‘Bazen bestesellerlar da gayet iyi olabilir’. Zor ihtimal ama bazen insan okuduğu hem yormasın, hem de güzel olsun isteyebiliyor. Nasıl olacaksa?

Bu kitapla tereddütümün temelinde daha öte bir şey vardı, o da sevdiğim bir yazarın yaşamı ile ilgili bir bölümün fazla magazinleştirilip aktarılmış olmasıydı.

Kitabı benden önce Sesil okudu, ki nadir şeydir okumadığım bir kitabı birine ödünç vermem, ama söz konusu kardeş olunca istisnalar olabiliyor.  

Kitapta Hemingway’in yaşamı yirmi bir yaşında evlendiği kendinden sekiz yaş büyük, piyanist Hadley Richardson’ın gözünden anlatılıyor. Hemingway ile Hadley’nin evliliği beş yıl sürüyor, bu süre içinde Hemingway’in çok da sahip olmayı istemediği ama ret de etmediği bir erkek çocuk dünyaya geliyor.

Hadley ve Hemingway Chicago’da tanışıyorlar, evlenmelerinden kısa süre sonra Paris’e gidiyorlar. Burada çok kısıtlı gelirle yaşamaya çalışırken Ezra Pound, Gertrude Stein, Scott Fitzgerald ile tanışıp arkadaş oluyorlar.

İyi bir yazar olma konusunda tutkuyla yanıp tutuşan Hemingway’e ilk yıllarında en çok Gertrude Stein yardımcı oluyor. Paris’e geldiklerinde daha henüz hiçbir yerde yayınlanmış eseri olmayan Hemingway, Hadley ile birlikte Paris’te geçirdiği yıllar içinde bir çok hikayenin yanı sıra iki önemli eserini yaratıyor. In Our Times ve The Sun Also Rises.

Hadley, müziğe yatkın olmasına karşın çok da yetenekli bir piyanist değil. Zaten Hemingway ile birlikteliği süresince piyanoyu biraz da maddi zorunluluklardan hemen hemen bırakıyor.

Hadley, daha ilişkinin başında Ernest’a ve onun sanatına kendini adamak konusunda çok kararlı davranıyor ve gerçekten de bu uğurda kendini ikinci plana atıp, türlü zorluklara katlanıyor. Anlatıdan Hadely’in o günlerde Paris sokakalarında gezinen, kafelerinde şeri ile sabah kahvaltısı yapan kadınların aksine oldukça göşterişsiz ve sıradan biri olduğunu anlıyoruz.

Hemen aklıma gelmişken belitmeliyim; hikayeyi Hadley’den okuduğumuz için objektiflik beklemek saflık elbette ama yazarın Hadley kılığına bürünmedeki başarısı kayda değer.

Hadley kendini Hemingway uğruna feda etmeye hazır görünüyorsa da bunu tam olarak yapabildiği bence söylenemez. Bir zamanlar piyanoya ortalamanın üzerinde ilgisinin olması ne yazık ki Hadley’i ev kadınından hallice olma konumundan öteye taşımıyor. Bu durumda da Ernest’ın kendisini ve yazdıklarını anlama konusunda bir adım ileride olan Pauline’i Hadley’e tercih etmesi bana olağan geldi. Zaten Hadley, ne kadar iyi niyetle olursa olsun, Hemingway’in defterler, sayfalar dolu  yazılarını bir bavula doldurduğunda, üstüne üstlük onları trende kaybettiğinde benim gözümde bitmiş olduğuna göre Hemingway’in sonrasında gösterdiği anlayışı ayakta alkışlamak gerek.

Kitabı okurken peşinden neler okuyacağımı da aklımda dizmeye başlamıştım.

–         Yaşlı Adam ve Deniz (En sevdiğim Hemingway kitabı, hatta sevdiğim kitapların en başlarında yer alır. Hemingway’in intiharından önce yazdığı son esermiş. Ben bunu bilmeden yıllarca çok sevdim.)

–         The Sun Also Rises ve In Our Times

–         Paris Bir Şenliktir (Aynı dönemi bir de Hemingway’in kendisinden bir daha okumak lazım)

–         Yaratıcı Aşklar’ın Hemingway ve 3. eşi ile ilgili kısmı

–         Joyce Carol Oates’un geçenlerde Robinson Crusoe’dan aldığım Wild Nights’ının Hemingway ile ilgili olan kısmı.

Eh, şimdi önümde okuma listesi açmış bir kitabın hakkını yemeyeyim ama yine de siz öyle fazla bir beklentiyle değil bestseller okuduğunuzu bilerek okuyun, derim. Öyle yani…