RÜYA

rüyaSeyahat deyince insanda genellikle keyif verici duygular uyanır. Bense sadece bıkkınlık hissediyorum. İşimin önemli bir parçası olan seyahatler bu aralar öyle sık ki, artık bu durum travma etkileri yapmaya başladı. Takip edenler farkında ancak etmeyenlerin durumu anlamaları için şöyle açıklayayım.

Geçen hafta Samsun – Ordu arasındaydım. Bu hafta İstanbul’dan çıktım, Adana – Mersin, Ankara üzerinden Samsun ve İstanbul’a dönüş. Çarşamba yola çıkarken elimde dört tane bilet vardı ki, sonuncusu zor elde ettiğim için çok kıymetliydi çünkü uçak biletleri konusunda yardımcı olan çalışma arkadaşım bu trafikte bana Samsun’dan dönüş bileti yapmayı atlamıştı. İşim öğlen biterken akşam 22:00 civarında dönmek zorunda kalıyordum ve bir saat bile erken dönsem kâr diye düşündüğüm için şartları zorlayarak dolu olan 18:30 uçağında yer bulmayı başarmıştım.

Adana’dan Ankara uçağım saat 07:00 de olduğu için Mersin’de konaklamayıp gece yarısına doğru Adana’ya döndüm, saat 05:30’da kalktım ama olur da uyuyakalırsam diye iki kere panik halde uyandım.

Adana’dan Samsun’a Ankara aktarmalı gittim. Ankara Havaalanı terminalinde uçak terminalin en sonundaki kapıya yanaştı. Terminali alt katta boydan boya kat ettim. Yukarı çıktım ve ekrandan Samsun uçağının kapı numarasına baktım. 103. Okları takip ederek yürümeye başladım. Alt katta yürüdüğümün tam aksi yönde yürüyordum ve bir süre sonra bineceğim uçağın, indiğim uçak olabileceği hissine kapıldım. Kapıya geldiğimde neredeyse emindim. Uçağa girişte karşılayan hostes bana tanıdık ve biraz da şaşırmış bakınca, “Merhaba, yine ben,” dedim. Aklıma geçen yıl Norveç’te iç hatlarda yaşadığım bir olay geldi. Orta koltukta oturuyordum. Uçağa gelen son yolcu nefes nefese cam kenarındaki yerine otururken, söyleniyordu. “İnanamıyorum. Aynı uçağa binebilmek için deli gibi koşmak zorunda kaldım çünkü geldiğim uçak gecikti. Eğer koltuk cebinde x marka gofret paketi varsa, şu anda yarım saat önce oturduğum koltukta oturuyorum demektir,” dediğinde şov yaptığını düşünmüştüm.  Bildiniz, koltuk cebinden söylediği gofret ambalajı çıktı.

Cuma akşamı evime geldim. Evim, evim… güzel evim…

Öyle yorgundum ki, nasıl uyuduğumu hatırlamıyorum bile. Sabaha karşı gördüğüm rüya ise bilinçaltı yolaklarımın altüst olduğunun göstergesiydi. Anlatayım…

Amerika’ya gidiyormuşum. Uçağın kaptan pilotu Samsun’dan geldiğim pilotmuş. Çok matrak bir adamdı, uçuş sırasında yaptığı öyle sıra dışı ve abartılı kibardı ki, bitiminde ıslık çalıp alkışlayanlar olmuştu. Rüyamdaki uçağın kaptan pilotunun o olması bu durumda olağan. İkinci pilot da Sertab Erener’miş. Ne alaka? Akşam kanepede uyuyakaldığım sırada Beyaz Show’da Sertab Erener vardı da ondan. Önce şaşırıyorum. Ek iş, diye açıklıyor. Uçak kalktıktan kısa bir süre sonra zorunlu iniş yapıyor. İçimden bu ikisinin uçağı götürebileceğini kim düşündü acaba, diye geçiriyorum. Pencereden bakıyorum. Bayağı mahalle arası bir sokaktayız. Kapılar açılıyor ve sanki otobüs bozulmuş gibi aşağıya iniyoruz. Yürümeye başlıyorum. Arada da arkama bakıp uçağı kolluyorum, ola ki gitmesin, orada kalakalmayayım, diye. Sokağın solunda iki katlı bir ev görüyorum. Evin çatısında bir kadın, aşağıya sarkıttığı halatın ucuna bağlı bir varili sanki sepet çekerken yukarı çekiyor. Varil yalpalandıkça sular aşağıya dökülüyor. Kadın kafasını kaldırınca beni görüyor ve yüzünde acayip bir ifade beliriyor. Sevinmek değil, tarifi güç. “Ay iyi ki, g eldin,” diyor bana. Tanıyorum onu. Annemin arkadaşı Mediha Teyze. Akşamüstü Mediha Teyze FB’dan mesajla annemin yazlığa gidip gitmediğini sormuştu. Ona sebep rüyaya geldi herhalde…“Hadi diyor,” bana, “İki varil su getiriver.” İşaret ettiği tarafa bakıyorum. Çamur, balçık. Ayaklarımda pembe, kumaş ev terliklerim var. “Olmaz,” diyorum. Terliklerimi gösterip, “Kirlenirler.” “Benim için kirlensinler, ne olur?” diyor, düpedüz kızıyor bana, anlıyorum. Nasıl yırtarım, diye düşünürken aklıma cin bir fikir geliyor, “Bu terlikler Kıvanç Tatlıtuğ’un” diyorum, aklımca neredeyse her yaştan kadın aşık ya ona, Mediha Teyze kesin vazgeçer. Pembe terliklerin Kıvanç Tatlıtuğ’a ait olmasının çok salakça olduğunu fark ediyorum ama üzerinde fazla durmuyorum. Söylediklerim kısmen de olsa Mediha Teyze’de beklediğim etkiyi uyandırıyor. Şaşırıyor ama “Sende ne işi var O terliklerin?” diye soruyor. Geride uçağı gösteriyorum. “Yanımda oturuyordu, aşağı inerken ödünç verdi,” diyorum. Nasıl böyle kolay yalan söylediğime şaşıyorum. Mediha Teyze kararlı, bana su getirtecek illâ ki, “Bir şey olmaz. Kıvanç iyi çocuktur. Bir teyze için terlikleri kirlendi diye bir şey demez,” diyor. Köşeye sıkışmış hissediyorum kendimi. Tüm cesaretimle, “Terlikler benim. Kıvanç da yalan. Tanımam, etmem… Su da getirmeyeceğim,” diyorum. Oh, nasıl rahatlıyorum… “Ayıp, ayıp,” diyor. Arkasından “Annen duysa…” gibi bir şeyler gelmesinden korkuyorum, “Ne acayip bir nesilsiniz siz ya…” diyorum. “Her şey sizin doğrunuz, sizden küçükler değersiz… Su mu yok,” deyip uçağa geri dönüyorum.

Dün geceyse rüyamda aktarmayı kaçırıyordum. Nasıl seviniyorum, kimseye bir şey söylemeden, haber vermeden gizlice eve gidip yatıyorum. Sabah posta kutumda gördüğüm yeni uçak bileti ile yıkılıyorum. Gideceğim, ne yapacağım… mecbuuurr…

Dedim ya… sanırım travma kurbanıyım… ve seyahatler devam ediyor. Bu hafta Trabzon – Rize, önümüzdeki hafta Antalya… sonrasını hatırlamıyorum.

Öyle yani…