BOŞ BİR GÜN

Bilgisayarımın şarjı yok, bugün hızlı ve kısa olmalıyım. Şarjımı İzmir’de unutmuşum, dün bir arkadaş ardımdan ofise getirdi ama ben ofiste değildim. Salı direktörüme “Ben pts gelirim,” demiştim. Geçen hafta Cuma da “Ben yılbaşında dönerim,” diye çıkmıştım ama kimse ciddiye almamıştı beni. Bu sefer gerçekçi olmaya karar verdim.

Anlaşılacağı üzere dün boştum, önümde sadece bana ait kocaman bir gün vardı.

Perşembe bir gazeteci beni arayıp, bir e-dergi için şu benim meşhur yazımın içeriği ile ilgili röportaj yapmak istediğini söylemişti. Ben de hemen hiç kaprissiz biri olarak ertesi sabaha randevu vermiştim.

Cuma, 18 Kasım 2011…

07:30 Kem ve Bizim Bey çıktı evden. Röportaj randevum 09:30 da. Defi 08:00’e kadar uyuyabilir. Yarım saatte ne yapabilirim?

09:20 “Alo…H…hanım? Ben trafikte kaldım, gecikeceğim.”

(Nasılsa zamanım var diye neden sallandım ki? E-5 yürümüyor, Göztepe’den Minibüs Caddesi’ne çıkmak en iyisi.)

11:00 Röportaj bitti. Uzun zamandır böyle bir yere gelmemiştim. Tam sevdiğim gibi bir kitap-kafe. Ben burada biraz daha oturacağım. Üçüncü kahvemi söylüyorum. Gözüm tam sağımdaki bir kitap rafına, elimin tam uzanacağı yere  kayıyor. Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Çok uzun yıllar evvel okumuştum. Bu kesin bir işaret.

11:30 Kadıköy sokakları. Önce kuyumcuya mı gitsem, yoksa balık pazarına mı?

12:30 Aldığım nazarlık beklediğimden ucuz oldu. Evde annemin dün Erenköy pazarından aldığı 1 kilo balık var. Yarım kilo ilave yeter. Petek Pasta Fırını’nın önünden geçiyorum. Ne çok anı var buralarda.

13:00 Evdeyim. Dolma için kurulukları ıslattım. Dolmanın soğanını doğradım, pirincini yıkadım.Canım tahinli piyaz çekti. Rakı-balık’ın yanına iyi gider. Bir bardak kuru fasulye ıslatsam kafi. Zaman bol diye müsrif davranmamalıyım. Zamanın bolluğunun darlığından kötü olduğunu sabahleyin öğrendim.

13:30 Önce Metro. Burada alkol daha ucuz. Hay bin kunduz Sevilen’in 1 litrelik şarapları burada da pahallanmış.

14:00 Sırada Palladium var. Nazarlığın yanına bir de küçük hediye almalı. Evet bu kahverengi, lacivert, turunculu polar küçük adama çok yakışacak.

14:30 “Y…, çayı koy geliyorum. Çok vaktim yok.”

15:30 Ben minik bebek özlemişim. Yok, üçüncüyü yapmam daha. “Hıçkırık mı tuttu, seni paşam? Ama o kafayı boynuma nasıl gömmektir? Böyle de çapkın çapkın gülünmez ki!”

16:00 Kalkmam lazım, Defi’yi okuldan alacağım. Kem de gelmek üzeredir. Akşama da Sesil’ler gelecek yemeğe. “Evet, evet…fikri beğendim. Kesin yazacağım. Ama biraz çalışmam gerek. Haklısın bunu bir tek ben yapabilirim. Sen arada bir beni ara da, kontrol et. Sermeden hızla yapmalıyım ki sonrasında o hiç yazamadığım hikayeleri yazabileyim.”

16:15 “Defi’cik günü nasıl geçti?”

17:00 Bıraktığım yerden başlıyorum. Önce dolmayı ateşe koymalıyım. Bol naneyi doğruyorum. Biraz da acı biber salçası. Deniz börülcesine belki de hiç kalkışmamalıydım ama canım çok çekti.

18:30 Herşey tamam. Salata, tahinli fasulye piyazı, ekşili kuru dolma, deniz börülcesi, kırma zeytin. Sesil de çiğköfte getirecek. “Hayatım, sen balıkları yavaş yavaş pişirmeye başla!”

Böyle geçti yani boş bir günüm, dolu dolu ve son derece keyifli. Tek sorun kaldı geriye doktorluk zamanımdan kalma bir fotoğraf bulmalıyım. Röportajı tamamlamak için istediler. Oysa ben o röportajı arada kitabımdan bahsetmek için kabul etmiştim. Öyle zor ki böyle bir fotoğrafı bulmak…Birincisi ben fotoğraf çektirmekten hiç hoşlanmam, ikincisi de önlük giymeyi hiç sevmezdim. Düşündüm de hiç ama hiç öyle bir fotoğrafım, 10 yıl doktorluk yaptığıma dair bir görsel kaydım olmamış. Galiba bu da bir işaret.

Bu sabah kalktığımda tibialis anterior kaslarım ( kaval kemiğinin önünde bulunur kendileri) ağrıyordu. Alışkın olmayınca bünye bunca yürümeye, hamlamış oluyor. Öyle yani…