HAYAT BİLGİSİ

Geçenlerde ilgisiz bir yer, zaman ve mekanda aklıma geldi. İlköğretimde birinci kademede önemli bir ders var, adı “Hayat Bilgisi”. Eee… biliyorsunuz tabii ki… ama dersin adının hitap ettiği kitleye kıyasla ne kadar ağır olduğunu hiç düşündünüz mü? Ben işte buraya takıldım ki, hem de çok fena takıldım. Barcelona’daydım, hava kararıyordu, bir otel odasında yalnızdım, yanımda not defterim vardı, Picasso müzesinden satın almıştım, kapağında “Portrait de Dora Maar” olan, mor kalemimle yazmıştım.

… ilkokul birinci sınıfa başlamış bir öğrenci sırasında oturuyor, ürkek veönünde zorlu bir süreç var, okuma – yazma öğrenecek. Sonra öğretmen tenefüsten dönüşte açıklıyor: “dersimiz hayat bilgisi” Çocuğun aklında ne çağrıştıryor bilmyorum ama ben duyduğumda 41 yaşımda omuzlarımda ağır yük hissediyorum. Bir başka tarafta öğretmen var. Acaba o bu ders sırasında “çocuklara hayatın bilgisini veriyorum” diye düşünüyor mudur? Çocuğa ve öğretmene ayrı ayrı tek tek kelime anlamlarını sorsay “hayat” ve “bilgi” kelimeleri ne ifade eder?

Gariptir, hemen hiç bir anne – baba çocuğunu hayat bilgisi dersinde başarılı olup olmamasını önemsemez. O yaşlarda ebeveynler için okul başarısını belirleyen iki yegane ders vardır, matematik ve Türkçe. Hayat Bilgisi, Sosyal Bilgiler’e evrildikten sonra adı daha ağırlaşsa da kimsenin gözünde matematiğin yerine aday bile olamaz. Halbuki, Hayat Bilgisi içinden Fen ve Teknoloji Bilgisi’ni atmış, daha kompakt hale gelmiş ve bunu doğal sonucu daha ilgi çekici hale gelmiş olmalıdır.

Hayat Bilgisi’nden Sosyal Bilgiler’e geçiş düz mantıkla bakıldığında çocuğun hayatla ilgili bilgileri edindiği ve bunları sosyal hayata adapte edebilir duruma geldiği anlamına gelir. Keşke her zaman düz mantık işleseydi, hayat güzel olurdu…

Yazıların üstünden zaman geçmeden paylaşılması gerektiğini düşünüyorum ama geriye dönük okumaları da seviyorum, mektuplaşmaları, anı yazılarını, otobiyografileri, vs… bu yazı da Picasso müzesinden alınan deftere değil de buraya yazılsaydı, bu tadda devam edecekti.

Akşam yemeği için hazırlanmam gerekiyordu, Marina’ya gidecektik, yazı yarım kaldı.

İki gün sonra 10 Ekim’de uçağım saat 06:00 daydı. İstanbul’a saat 10:20 de indi. Uçak park etmişti ki, Twitter’a baktım, ne var ne yok diye… Ankara’da bir şey olmuştu, kopuk kopuktu okuduklarım. Bir patlama, ölenler, Ankara Garı, canlı bomba… Sonraki saatlerde olayın vehameti anlaşıldı.

Sonrasında ülke genel seçimden geçti. Binbir tartışma aldı, yürüdü. Yorumlar, yorumlar…  Hayalkırıklığına uğrayanlar ve sevinenler… Hüsrana uğramak da garipti aslında, coşkulanmak da. Netice belli olunca fark ettim ki, artık benim için çok da fark etmiyordu. Ben kedim benim için olumsuz olduğunu düşündüğümü değiştirmek için bir şey yapamayacak durumdaysam kabullenmek değil, izleyecektim bundan sonra ama belki de daha farklı olacaktı benim için bu süreç. O yüzden feveran etmektense sükût daha doğru geldi. Bazen sessizlik en etkili protesto olabilir. Sükût, susmak değildir, karıştırmamak gerekir, çok şey anlatılabilir. Ben  kendi adıma üstüme düşenin izlemek, gördüklerimi kaydetmek ve gerektiğinde açığa sermek olduğuna karar verdim. Birikenleri sadece kendim için de ortaya koyabilirim, benden başka sadece bir kişi için de ya da yüzlerce veya binlerce kişi için olabilir.

Sonra Paris’te bombalar patladı. Ulusların benzer olaylar karşısında aldıkları tutumlardaki farklılıkları gördük ve ben kendimizde olanı ne garipsedim ne de tühlendim ya da Fransızların tavrını yücelttim. Sonuçta doğal olan gerçekleşiyor, basite indirgediğimizde doğadaki her varlık kendi doğal oratamında nasıl ki farklı farklı davranışlar sergiliyorlarsa insanlarda da durum çok farklı olmuyor. Bir futbolmaçında karşı takımın marşı okunurken saygı göstermenmesmesini veya başka bir yerde her ne sebeple ölmüş bir kişi için bile saygı suruşunun ıslıklanmasını bu toprakların dışındakiler yadırgayabilir ama aynı topraklardan çıkan birilerinin bunun hakkında değil abartılı herhangi bir yorum yapmaları bile gereksiz.

Dönüp dolaşıp geri gelsem “Hayat Bilgisi”ne, öğretmeni bilmem ama ben ilkokul ikinci sınıfa giden kızıma, 8. Sınıftaki oğluma ebeveyn olarak neyi, nasıl anlatıyorum, bundan sonra herhangi bir günde karşımıza çıkacak artık bizim için sıradan sayılabilen aslında hiper olağandışı bir gündelik olayla ilgili olası sorularını nasıl yanıtlayacağım, onlara nasıl anlatacağım dışarıdan duydukları ve benim, öğretmenlerinin anlattıkları onlarda nasıl şekillenecek, neye benzeyecek  en ufak fikrim yok.

Hayatta geçen onlarca yılın ardından hayata karşı hâlâ tecrübesiz olma ancak kayıtsız kalamamanın yanısıra “hayat bilgisi” dersinin neden en ezber bozan ders olduğunu onlara açıklamak için ivedilikle çalışmalıyım. Kendime proje ödevi verdim. Kolaylıklar diliyorum.

Öyle yani…