BAYRAMDAN KALANLAR

1) Eee…çocuklar nerede?

Birecik’te bayram en çok çocuklar için güzel geçti sanırım. Öyle çok çocuk vardı ki! Mesela Bizim Bey’in halasının 16 torunu var. 14 kız, 2 erkek. Defi için halayı ziyarete gitmek her zaman eğlenceli olmuştur. Sonuçta babaannelerin evine bayram ziyaretine gelenlerin de her birinin en az 3’er 5’er çocuğu vardı. Babaannenin yeni evinin girişi bizim evin yarısı kadar olduğundan çocuklar doya doya oynadılar. Defi herkesin yanında kendisine yakın yaşta çocuklarının olmasına öyle alışmış ki bir seferinde bizi çok güldürdü. Şöyle ki; bir başka halanın kızı eşi ve yetişkin yaşa yakın kızı ile dayısı olan dedeyi ziyarete geldi. Hoş geldin, beş gittin, iyi bayramlar, daha nice bayramlar görürüz inşallah, iki tur öpüşmelerden sonra herkes koltuklarda yerini aldı. Defi bir bakındı, odadan dışarı çıktı ve yeniden içeri girip gelenlere sordu: “Eee…çocuklarınız nerede?”

2) Fala inanma, falsız kalma…

Yukarıda bahsettiğim hala kızı kahve falı bakmasıyla meşhurmuş. Onlar gelmeden hemen önce görümcem kendi kendimize kahve yapmıştı. Ben sabahtan beri kahve içmekte olduğumdan içmemiştim. Tam Bizim Bey fincanı kapattı, ben “Kim bakacak?” diye sordum ki, kapı çaldı, hala kızı içeri girdi. İyi bilir, deyince görümcem, hemen bir fincan kahve de kendime yapıp fincanı kapattım. Bildi mi hala kızı? Eh, bildi sayalım. Aslında insanın dünyasının büyüklüğü ile hayallerinin ebatının orantılı olduğunun ispatıydı aramızda geçen konuşma. Hala kızı sonuçta tipik bir Anadolulu ev kadını. Konuşmalar ve benim yorumlarım aşağıdadır:

Hala kızı: Hanende uçak var, uçakla bir yere gideceksin.

Ben: Hep ben uçakla bir yere gidiyorum.

Hala kızı: Valla bilemem ben, şanslısın uçağa bineceksin.

Ben: Havaalanında yaşamaya başlıyor olmayayım? (İşimin koşulları deeğişebilir, biliyorum ama havaalanında yaşayacak kadar seyahat edemem ki!)

Hala kızı: Uzak bir yere gideceksin.

Ben: Çin’e Şangay’a gideceğim Aralık’ta.

Hala kızı: Bilmem ben Çin yakın mıdır, uzak mıdır. Çok uzak, buradan İstanbul kadar uzak.

Ben: Eh bayağı uzak.

Hala kızı: Gideceksin.

Ben: Valla hastalık filan olmazsa gideceğim, bilet kesildi çoktan.

Hala kızı: Senin kısmetin dökülüyor.

Ben: Çok mu yani?

Hala kızı: Yok, öyle değil. Dağılıyor, saçılıyor.

Ben: Ee…ben öyle olura olmaza harcarım parayı düşünmeden. (Bizim Bey karşımda dik dik bakıyor)

Hala kızı: İşte öyle. Geliyor, gidiyor. Sanki bilinmeyen bir yere.

Ben: İnternet alışverişi (Bizim Bey’e bakıyorum. Ama çocuk oto koltuğunu çok ucuza aldım. Hem de o markayı)

Hala kızı: İnternet? Hanen aydınlık. Başka da bir şey yok fincanında.

Ben: Aceleyle yaptım kehveyi telvesi az olmuş.

Hala kızı: Telvesi az, çok. Fark etmez.

3) İçer misiniz?

Daha önceki Birecik’e gidişlerimde fark etmediğim bir adet beni gerçekten şaşırttı. Bence eskiden yoktu, yeni peydah olmuş.

Biri ev sahibinden su ister ve ev sahibi getirir. İşte adet burada başlıyor. Suyu isteyen kişi herkese tek tek içer misiniz diye soruyor. Büyükten başlayıp küçüğe doğru. Doğal olarak da kimse içmiyor, çünkü suyu isteyen o. Suyu isteyen baktı ki kimse içmiyor, bu sefer bizim gibi bardağı kafaya dikip millete karşı “cork cork” içmiyor. Yan dönüyor, biraz da utanarak  ve bardaktaki suyu üçe bölerek içiyor. Yan dönmek bana çok tuhaf geldi. Bir çeşit görgü kuralı.

Öyle yani…bunlar da Birecik’teki bayramdan kalanlardı.