ANIMAL TRISTE / Monika MARON

ANIMAL TRISTEBu aralar yazmak konusunda verimsizim. Kurguyu kasdetmiyorum. O uzun bir uykuya daldı, bakalım ne zaman uyanır.

Okuduğum ve beğendiğim kitapları zevk alacağını düşündüklerime anlatmayı severim ama hiç kimsenin gözüne sokmam. Sevdiğim yazarlar vardır ama hiçbirine normalden fazla hayranlık  duymam, ikisi hariç. Sır değil nasıl olsa ikisini de zikredeyim, Salinger ve Raymond Carver.

Kitaplarla ilgili en sevdiğim şey galiba yeni yazarlar keşfetmek sonra da bu yazarları takibe almak. Yakın zamanda bir yeni isim daha keşfettim: Monika Maron.

Kitapçıda rutin oyalanmalarımdan birinde gözüme çarptı. Kapak kitabı aldırır mı, sorusuna cevap olacak bir çekimle elim rafa doğru uzandı. Alef Yayınevi’nin logosu ise elimdeki kitabın okunmaya değer olacağı konusunda ümit vaat ediyordu. Hem belki de uzun zamandır okumakta olduğum ve bitirmemekte direndiğim kitabın (Gecenin Sonuna Yolculuk) arasında bir soluklanma olurdu.

Yanılmışım… elimdeki 154 sayfalık bu küçük kitap demir leblebi gibi bir şeydi. Kapakta roman yazıyor ama ben tür konusunda emin olamadım. En azından bu bir romansa türü neydi, karar veremedim. Bir aşk romanı mıydı? Belki. Anlatı? Daha fazlası. Psikiyatrik bir sayıklama? Kısmen.

Romanların ilk cümlelerine pek dikkat etmem ama bu gözden kaçırılacak gibi değildi.

Gençliğimde, genç insanların çoğu gibi ben de genç ölmem gerektiğine inanmıştım.

İkinci cümle ise şöyleydi… İçimde öyle çok gençlik, öyle çok başlangıç vardı ki, ancak şiddetli ve güzel bir son düşünelebilirdi; ben yavaş yavaş ölüp gitmek için yaratılmış değildim, çok iyi biliyordum bunu.

Kitap iki temel izlek üzerine kurulu: Hatırlamak ve beklemek…

Yaşlı bir kadın unutmak üzere anlatıyor ve diyor ki, “Hatırlamanın, unutmamakla hiçbir ilgisi yoktur.”

Şimdilerde yaşlı olduğunu söyleyen bu kadın II. Dünya Savaşı sırasında bir çocuk olduğunu iddia ediyor. Savaştan dönen ve kendisini oldum olası uzaktan hissettiği babası erkekler hakkında, belki de hayatının mihenk taşı olan bir gerçeği kavramasına neden oluyor.

“Savaşlar olmasaydı erkekler de kadınlar gibi yalnızca insan olurlardı, erkeklere atfedilen ölümden korkmama ve şövalye sadakati gibi belirli özelliklerin yalnızca savaş aracılığıyla yüceltilmesi değildir bunun tek nedeni; savaş erkeklerin kökünü kazıyarak onları çok kıymetli kılmıştır. Böylece bu en korkunç eylemleri karşılığında kadınlar tarafından  en hararetle sevilmişlerdir, bu yüzden savaşçı özelliklerinin en iyi özellikleri olduğuna inanmak zorunda kalmışlardır.”

“Çocukluğunda yaşadığı, günün birinde baba olarak kendini yaymak zorunda olma korkusu, her erkeği ya kendi içindeki çocuğu susturmaya ya da babalıktan vazgeçmeye zorluyor.”

Berlin’de duvar yıkıldıktan sonra adı bir yerlerde geçtiyse bile unuttuğumuz bu kadın daha sonrasında ömrünü beklemeye adayacağı adamla, ki o da adamın adını artık hatırlamadığını söylüyor ve bize onu Franz adıyla tanıtıyor, çalıştığı Doğa Bilimleri Müzesi’nde dinazor iskeleti Brachiosaurus’ un önünde karşılaşıyor.

Sevgilisi Franz’a çocukluğunu anlatırken, “Hatıralar da bir incinin içindeki yabancı cisimler gibidir, önceleri sadece istiridyenin etine girmiş bir yabancı cisim, sonra istiridye onu epitelyum dokususuyla kapatır ve sedef tabakalarını üstüste geliştirir, sonunda kaygan yüzeyli, parlak, yuvarlak bir oluşum çıkar ortaya; aslında insankarın değerli kıldıkları bir hastalıktır,” dediğinde okur olarak bu sefer daha uzunca bir duraklama ihtiyacı hissediliyor.

İsterseniz bu kitabı dümdüz, aşk ve kıskançlık üzerine bir roman olarak da okuyabilirsiniz ancak uyarmış olayım, öyle bayağı sıkılırsınız. Size tavsiyem anlatım dilindeki yer yer aksaklıkları görmezden gelerek ve zamana yayarak okuyun. Mustafa Tüzel’in daha önce çevirisini okuduğumu hatırlamıyorum ama zor bir işin altından bence başarıyla kalkmış.

Öyle yani…